Ölçek Meselesi

Ölçek Meselesi

Pelin Tan

For the English version of the article: http://www.e-flux.com/architecture/superhumanity/68689/the-matter-of-scale/

S1030009

2016’ydı; bölgelerin, şehirlerin, binaların, hayvanların, bitkilerin ve insanların ölçekleri aynı anda genişlemeye ve daralmaya başladı. Yakın oluş ve anlatı önemli hale geldi . Bu yüzden geri çekilmeye ve olağan kıyamet sonrası dönem için hazırlık yapmaya karar verdik.

Kayıt 2316.018, Mardin

Yan döndüğümde kum kaplı pencereden süzülen kızıl güneşle karşılaştım. Başka bir insan görmeyeli uzun zaman olmuştu. Kent savaşta harap olmuş neredeyse tanınmayacak hale gelmişti. O zamandan beri tüm kent güneyden gelen kumla kaplı. Binalar yıkılırken, ilçeler, ormanlar, hatta hava bile değişmişti. Yakınlardaki bir su kaynağı bir müddet daha kullanılabilecekti, fakat eski sınır civarındaki trafo bombalandığı için suyun uzaklardan çekilmesi mümkün değildi. Olsaydı dahi, Dicle’nin suyu zamanla azalmış, neredeyse kurumuştu. Beni komşularımdan ayıran ulusal sınırlar da yok olmuştu, ancak burada başka kimseler de yoktu. Kurtulan olmamıştı.

Kayıt 2016.033, Atina

Apar topar şehri terk etmek zorundaydım. Arkadaşım, henüz boşa çıkmadan, “geri çekilmemiz” gerektiğini söylüyordu. O noktada onunla hemfikir değildim. Kendimiz ile toplum arasına mesafe koymamız gerektiğini savunarak, “hiçbir şey yapmamak için bir ev”den bahsediyordu— siyasi bir eylem olarak geri çekilme. (1) O zamandan beridir kaçma gereğini kabul ediyorum; şu an bu evde yaşıyorum. Ancak uzun bir süre boyunca nasıl tamamıyla geri çekileceğimi bilmiyordum. Bir “ev” nasıl oluyordu da böyle siyasi bir eylemi koşullayabiliyordu? Kapalı ancak karşılıklı olarak birbirine bağımlı altyapılar vasıtasıyla dışarıyla bağlantılı olan bir mekan mıydı? Ona hayır dedim: tamamıyla geri çekilmek mümkün değil. Ev, mesken, mağara.. fiziksel bir mesafe yaratabilir— ölçek önemlidir— ancak toplum yalnızca fiziksel olmayıp sonsuzca akışkandır; altyapıyla iç içe geçmiştir. Buna verdiği yanıtı hala hatırlarım:

Geri çekilme, çoğalınca günümüz toplumlarını yaratacak olan hücreyi oluşturur. Eğer toplumsal ile olan bu mesafe siyasi düşüncenin bir ön koşuluysa, eğer bugün toplumsallık bu mesafe ile tanımlanıyorsa, öyleyse tamamıyla mimari bir sorun nedeniyle siyasi bir düşünce ortaya koyma fırsatını kaçırıyoruz demektir. Düşüncenin evi olarak inşa edilmiş bu koşul, belli bir mesafeden seyretmesi gereken sahayı gözlemleyemeyen bir gözlem evidir.

Argümanının bir temeli vardı— geri çekilme, mesafe ya da katılımdan geri durma hala siyasi bir ilişkilenme yoluydu— ancak ben, bir mimar olarak, onun başka türden bir siyasi ilişkilenme, toplumsallık ya da kolektiviteden bahsettiğini hissediyordum. Peki ama toplumsallık kolektivite olmadan mümkün müdür? Bu geri çekilmeyi, toplumdan bu kopuşu nasıl ölçeklendirebiliriz? Sözlerine şöyle devam etti:

Siyasi eylemler artık  geleneksel olarak mimarların oluşturduğu dünyada yer alamazlar. Peki öyleyse bu siyasi gözlemin yeri neredir? Yapılandıramadığımız bu toplum nerededir? Eğer siyasi tavır belli bir mesafeden bakmanın detaylandırılmasıyla oluşuyorsa, mesafe ile yakınlığın birbirinden ayırt edilmemesi bu tavrın icra edilmesi açısından birtakım yapısal sorunlar yaratabilir.”

Kişisel olarak, orada “geri çekilme” ile “gönüllü sürgün” arasında bir fark olduğunu anladım ve şu yanıtı verdim:

“Geri çekilme”, distopik bir yalnızlığı, ölçekte daralmayı, toplumun yapısından bir tür ihraç edilmeyi beraberinde getiriyor. Halbuki “gönüllü sürgün” siyasi biçimin ve eylemin yeniden boyutlandırılması demektir. Geri çekilmeye atalet musallat olmuştur, gönüllü sürgün ise siyasi faaliyetin kendisinin yeniden ölçeklendirilmesi üzerine kuruludur. Bu bir ölçek meselesidir, ancak ölçek farklı düzlemleri çapraz kesmektedir. Ölçekleri insansız hava araçları, kalemler, web sayfaları, kayalar ve kentler kat eder.

5531714214_968947856a_bWEB1.jpg,1440Görsel: Aristide Antonas, Hiçbir şey yapmamak için üç ev (Hiçbir şey yapmamak için ev, 2013-2015 dizisinden). Kağıt üzerine mürekkep, 42 x 30 cm. Sanatçının izniyle.

 

Kayıt 2016.265, Ikaria adası

Daha sürgüne gitmeden önce, su yosunlarını taşıyor, topluyor ve kurutuyordum. Bazı arkadaşlarım kendi adalarına çekilmeden önce değerli bazı mineraller bakımından zengin olan su yosununun geleceğin süper besini olacağını söylüyorlardı. İkaz edilmiştim. Bir not bırakmışlardı: “Ada ölçektir. Bölgeye, karaya oradan bir bak. Boyutlandır.” (2) O zaman ne demek istediklerini anlamamıştım, ancak yine de not etmiştim. Adaların gelecekte hayatta kalmamı sağlayacağını düşüneceğimi ummuyordum.

Kayıt 2316.281, Göbeklitepe

Yürüyerek Göbeklitepe’ye ulaşmak günlerimi aldı. Binlerce yıl önce kendilerini klonlayan insanlar neolitik döneme ait bu yerleşim yerinde yaşlanıyor gibiydi. Onlarla tanışmaktan korkmuyordum. Tanrılarının hayvanlar olduğuna ve onların insanlardan çok üstün olduğuna inanıyorlardı. Tapınaklarının taş duvarlarını kaplayan motifleri anlamak arkeologların yıllarını almıştı. Fakat şimdi, bu ontolojik kanıta ve olabildiğince eşitlikçi doğa tanımlarına hürmet ederken, kendimi gittikçe daha çok onların geçmişlerinin devamı olarak görüyorum

Kayıt 2016.092, Mardin

Buldozerler dağı yiyor, sayısız konut projesinde kullanılacak çimento için kum çıkarıyordu. Spekülasyon yüksek düzeydeydi ve gayrimenkul yeni kentli sınıflarla özdeşleşmenin bir yoluydu. Kaç ton çimento üretildiğine dair bir fikrim yoktu, ancak yalnızca birkaç yıl içinde dağ tamamıyla yok olmuştu. Manzara değişmiş, gökyüzü ortaya çıkmıştı. Güneyden, Suriye sınırının ötesinden gelen kum fırtınaları daha da güçlenmişti; bu fırtınaları durduracak bir şey kalmamıştı. Bir insanoğlu arazisi. Arapçadan (اراضی ) gelen Arazi kelimesi mimarlıkta “proje sahası” anlamında kullanılır; bir tabula rasa gibidir, ancak insan zihni tarafından boyutlandırılıp ölçeklendirildiği için gerçekte bir tabula rasa değildir. Aynı zamanda paramiliter bir silah, bir tür araba anlamına da gelir.

IMG_9437Görsel: Göbeklitepe, Ekim 2015.

 

Kayıt 2316.113, Mardin

Karıncalar yavaş yavaş kütüphanemi mideye indirmiş, arkalarında geri kalan şeylerin üzerinde kalın bir toz tabakası bırakmışlardı. Yırtılmış birkaç sayfayı, kendi vücudumun üzerinde tutarak midelerinden saklamayı başarmıştım. Bunlara tutundum.

Binlerce yıl boyunca, insanlar, belki de kabukluları ve karıncaları taklit ederek, kendilerini türlü türlü kabuklar içine kapatmışlardır. Kemiklerimizi saran etler gibi, biz de durmaksızın varoluşumuzu saracak binalar, elbiseler, arabalar, imgeler ve mesajlar salgılıyoruz. Yine de insanlar, kabuklular ve karıncalar arasında önemli bir fark vardır; son iki grubun şu ana dek herhangi bir mimar ortaklık, zanaatkar yahut “pro” medyacı barındırdığına rastlanmamıştır. Öyle olsa bile, çok uzun bir süre boyunca toplumsal düzenlemelerin sınırlarının belirlenmesi eolitik ifadelerle, söz gelimi zigguratların inşa edilmesiyle, Bastille’nin yıkılmasıyla ya da Kışlık Sarayı’nın ele geçirilmesiyle gerçekleşmiştir. Taşın yerini beton, çelik ve camın almasıyla, iktidarın ayrımları, ancak şimdilerde, özellikle iletişim hızı ve bilginin kontrolü biçiminde gerçekleşmektedir. Bu koşullar altında mimarlar hangi kahramana döneceklerini dahi bilememektedir!” (3)

Kayıt, 2016.172, Mardin

Güneydeki bir sülfür madeninin bombalanmasıyla havaya asidik sülfür dioksit saçıldı. Dahası, asidin bulutlarla taşınmasıyla birlikte birkaç gün içinde buraya asit yağmuru yağmasını bekliyoruz. Bitkilerim ölecekler, yavaşça. Ayrılmadan önce bir arkadaşım beni Tel Aviv’in son dönemdeki karanlık havası konusunda uyarıp güneydeki savaş yüzünden toz fırtınaları olduğunu söylüyor. Hava kirliliğinin önüne geçilemiyor; savaş ise kirliliği körüklüyor. Amitov Ghosh’un 17 Mart 1978’te Yeni Delhi’de gerçekleşen bir tornado üzerine yazdığı öyküyü anımsıyorum. O tornado elli metre genişliğindeymiş ve yalnızca birkaç dakika içinde beş kilometre katetmiş. Ghosh bu tornado deneyiminden bahseder: “…o anda gerçekleşen; tuhaf bir şekilde, görsel temasın, seyretmenin ve tutulmanın bir türü gibi olan şey…” Düşünülemez olan nasıl bir his verir? “Tarih boyunca kültürün bu dalları savaşa, ekolojik felakete ve her türlü krize yanıt vermiştir: öyleyse iklim değişikliği niçin [kültürel] pratiklere hiç alışılmadık bir şekilde dirençli çıkmıştır? (4)

IMG_9456Görsel: Göbeklitepe, Ekim 2015.

 

Kayıt 2016.231, Göbeklitepe

Göbeklitepe Güneydoğu Anadolu’da, bir yayla üzerinde yer alır. Yüksekliği 15 metre, çapı yaklaşık 300 metre ve rakımı yaklaşık 760 metredir. (5) Bu yer hakkındaki son rapor 2016 yılında yapılmış olan bir jeofiziksel araştırmadır. Bu araştırma burada bilim insanlarının M.Ö. 10. yüzyıla dayandırdıkları, yirmi daire halinde T şekilli sütunların yanı sıra, birbirinden farklı ve daha yakın yerleşim dönemlerine ait çok sayıda jeolojik katman tespit etmiştir. İnsanlar buranın hayvan tanrıları için çeşitli ayinler düzenlenen bir tapınak olduğunu düşünegelmişlerdir. Ancak buranın insanların yeniden dirileceği kutsal bir yer olduğunu öğrendim.

Kayıt 2316.318, Göbeklitepe

Notlarımın arasında geçmişte yaptığım bir alıntıya rastladım, geleceğim halini almış olan geçmişten. “The Guardian, Afganistan gibi savaşın harap ettiği yerlerde insanların hayatta kalabilmek için ot yemek zorunda kaldığını yazmıştı. Aynı dönemlerde, Birleşik Krallık’ta ve Avrupa Birliği’nin bazı bölgelerinde inekler et bazlı yemlerle besleniyordu.”(6) Post-hümanizm benliğin ötesinde bir yaşam mıdır? İnsanın etrafındaki her “şey”in onun tarafından boyutlandırıldığı fikrinin ötesinde bir insanlık biçimi midir? Gelecekteki çevrenin ölçeklerini tasarlamaya yönelik bir projeksiyon olarak dışarıya dönmüş, ancak pratikte benliği oluşturan ben odaklı bir özne yaklaşımı mıdır?

IMG_9440Görsel: Göbeklitepe, October 2015.

 

Kayıt 2016.086, Atina

“Geri adım atmak, tam olarak, ağları olumsuzlayan koşul değildir. O, ağların yaratılmak için ihtiyaç duyduğu işlevdir,” demişti bir arkadaşım, stüdyosundan beraberce boşluklarla dolu bir kente çıkarken. Yeniden bu “hiçbir şey yapmamak için ev” fikrini düşündüm. Bu ev 350 metrekare olarak tasarlanmıştı, ancak bu evi düşünürken çok daha küçük, 45 metrekare mağaramsı bir sığınak hayal ettim. Ona bunu sordum, evin ölçeğini. Bunun bana bağlı olduğunu söyledi. Öyleydi. Evimi kendim kazdım; ufukta güney Mezopotamya’yı görünecek şekilde, kayalar üzerine dizdiğim briketlerle kendim inşa ettim.

Kayıt 2316.156, Mardin

Kaya tuzları karasal bozunumun anakronistik biçimleridir. Kristal yapılarının opaklıkları kozmik zamandaki hareketi temsil eder. Arazide kayalar arasındaki tuz kraterleri masmavi bir renge bürünmüştü. Diz çöküp elimle biraz kazıdım ve tatmak için dudaklarıma değdirdim. Mineraller, boğazımdan aşağı kayıyordu. Bana tuzun insan yaşamı için vazgeçilmez olduğunu öğretenler Dicle’nin karşı yakasındaki mültecilerdi. Bunun kristal mineral olarak doğal formuna halit denir, ancak hayvan dokuları da tuz içermektedir, hem de bitkilerden daha fazla.

Kayıt 2316.107, Mardin

“Mimari Sözcelem”de Félix Guattari, jeopolitik, kentsel ve ekonomik kategorizasyonun ölçeklerinin yanı sıra, görünürlük ve yakınlık, (gerek işlevsel gerek sembolik olsun) dışarı referansı, temsil ve kartografi gibi mimari işlemlerin ölçeklerini tasvir eder. Mimari düşüncenin ölçekleri, mekanlar arasında “ileri geri gidiş” sürecini barındırır. Guattari, “katalitik tekillik” adını verdiği şeye dair bazı fikirler öne sürer:

Mimarlar basitçe inşa edilmiş formların heykeltraşları olmaya çalışmayı bırakıp hizmetlerini mekanın, yerin, yolculukların ve bölgelerin virtüel arzularını ortaya çıkaran bir şey olarak sunmaya başladıklarında, yaklaşımlarını durmaksızın tekilleştirmek suretiyle birey ile kolektif somutluklar arasındaki ilişkileri incelemek durumunda kalacaklardır.” (7)

Bu, benliğe yönelik afektif bir yaklaşımı barındırır.  Kişisel olarak, bu öz-tasarımın ötesindedir; boş bir süreçtir, zira ontolojik olarak “ben” asla var olmamış olmakla birlikte, aynı zamanda sürekli yeniden tasarlanmaktadır. Yeniden tasarlanan ben de bir dünya görüşü yaratır ki bu görüş geleceğin tarihini bize dayatan bir simulakrdan ibarettir.

Kayıt 2016.193, Mardin

“…bir-olay-oluş sürecinde, yani arzunun ve değerlerin tarihsel olarak zenginleşmesi ve yeniden tekilleşmesinde yakalanmış olma talihliliği…” Arkadaşımın mesajını gördüm: “Sence dünyanın sonu mu geliyor?Yaptığımız filmin şu anda anlamlı gelmesi çok tuhaf.” Bu, acı ama gerçek; ancak yine de bunu okurken tuhaf bir hisse kapılıyorum. Demek istediğim, hem cümlenin anlamı hem de bahsi geçen şimdiki zaman bir varlık olarak içinde/birlikte. Su kaynıyordu. Yükselip kahve tohumlarıyla buluştu ve süzüldü. Kupama kahve doldurdum.

IMG_9435Kayıt 2316.254, Mardin

Arazinin ufkunda bir ateşin küçük kıvılcımlarını gördüm. Alev şeffaftı; görüş çizgisiyle ardında kalan bölgeyi birbirinden ayırıyordu. Aniden birini gördüm; evime doğru yürüyen, insana benzeyen biri. Anadolu’nun sonundaki o ince turuncu ufka döndüm. Ayaktayken, kan geldi; bu, post-insan olduktan sonraki ilk reglimdi.

Çeviri: Emre Koyuncu

e-flux Architecture’ın 3. İstanbul Tasarım Festivali’nde sergilediği projesi Superhumanity, İstanbul Tasarım Bieanali, Kore Ulusal Modern ve Çağdaş Sanatlar Müzesi, Yeni Zellanda Govett-Brewster Sanat Galerisi ve Ernst Schering Vakfı iş birliğiyle üretilmiştir.

1 Aristide Antonas, “The House for Doing Nothing.”
2 MAP Office, “Islands, Archipelagoes and Other Liquid Territories” (2015).
3 Félix Guattari, “Architectural Enunciation”, çev. Tim Adams, Interstices 06 (Eylül 2005): 119–125.
4 Amitav Ghosh, The Great Derangement: Climate Change and the Unthinkable (Penguin Books, 2016).
5 “Göbeklitepe”, Wikipedia, https://en.wikipedia.org/wiki/G%C3%B6bekli_Tepe
6 Rosi Braidotti, The Posthuman (Cambridge: Polity, 2013), 2.
7 Age., Guattari, 120.
8 Age., Guattari, 125.